Afrika Ülkeleri Uçan Tuvalet Torbaları Sorununu Nasıl Çözüyor?
Gana Günlükleri ( Hakan Saylan) 4/4
Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor.Vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim.

Gana Günlükleri 4/4
Yazan: Hakan Saylan
VOLTA NEHRİ – AKOSOMBO
Bu hafta sonu günübirlik gezimiz Akosombo’ya. Yarısı lokaller, yarısı Çinliler ve bir de Bruni (Beyaz) yani ben olmak üzere 28 kişilik otobüsü dolduruyoruz. Çinliler ailecek gelmişler, 2-3 yaşlarındaki çekik gözlü şirinler gezinin neşe kaynağı oluyor.
2 saatlik yolculuktan sonra Akosombo’ya varıyoruz. Akosombo başkent Akra’ya 70-80 km uzaklıkta bir kasaba, Volta Nehrinin üzerine yapılan barajın tam yanında. Volta Nehri epeyce büyük, üzerine yapılan baraj da hatırı sayılır büyüklükte. Öyleki burada üretilen hidroelektrik enerji Gana’nın enerji ihtiyacının %70’ini tek başına karşılıyor. Barajın arkasında kalan baraj gölü Gana’yı güneyden kuzeye 1000km boyunca uzanıyor.
İlk durağımız sakin sakin denize doğru salınan Volta Nehrinin (barajdan bırakılan sularla bile epeyce geniş bir nehir) kenarında günübirlik piknikçilere hizmet veren bir kompleks. Yüzme havuzu, beach voleybol, mini futbol sahası, masatenisi masası içeren çok da büyük olmayan bir yer.
İlk aktivitemiz 15kişilik tekne ile nehir gezisi. Kaptanı tüm uğraşlarımıza rağmen barajın dibine kadar gitmeye ikna edemiyoruz. Barajdan salınan suların yarattığı girdapların altı düz olan teknenin dengesini bozacağını söyleyen kaptanımız baraja fazla yaklaşmadan geri dönüyor. Etrafta herhangibir endüstri olmadığı için nehir suları temiz. Muhtemelen tek kirlilik kaynağı biyolojik olan, nehir kenarındaki evlerin atıkları. Kıyı boyunca banyo yapan onlarca kişi var, anadan üryan nehrin keyfini çıkaran çocuklara el sallaya sallaya geziyoruz. Nehrin iki kıyısı da yemyeşil ormanlarla kaplı. Sabah geç kalıp yarım saat geç kalan lokal arkadaşa dans etme cezası veriyoruz (ceza olduğu tartışılır zaten müziği duyan yerinde duramıyor), çok geçmeden 4-5 kişi daha ona katılıyor, en son 100 kilo civarındaki de ayaklanınca kaptanımız müdahale edip herkesi oturtuyor.
Komplekse geri döndüğümüzde temizliği tartışılır havuzu pas geçip , lokallere voleybol, Çinlilere de masatenisi dersi (!) veriyorum.
İkinci durağımız Akosombo Barajı. Barajda okulca geziye gelen birçok grupla karşılaşıyoruz, beyazla (yani benle) fotoğraf çektirmek isteyen çocuklarla fotoğraf çektirirken kendimi her yerde takip edilen –imzası istenen film yıldızları gibi hissediyorum. Lokallerden birinin tanıdığı çaktırmadan 3’ümüzü alıp barajın kontrol odasına götürüyor. Bu odadan baraj kapaklarının, enerji üreten 6 adet türbinin durumu, üretilen elektriğin miktarı vs. kontrol ediliyor. Emniyet kasklarımızı başımıza geçirip barajın kalbine iniyoruz. İçinden geçtiğimiz tünellerin üzerinden tonlarca suyun çağlayarak türbinleri döndürdüğünü düşünüyorum ancak türbinlerin, trafoların, soğutmak için kullanılan fanların gürültüsünden düşüncelerimi bile duyamıyorum. Bizi gezdiren kişi arada birşeyler anlatıyor ancak gürültü bir taraftan Gana aksanı bir yandan pek birşey anlamıyorum. Türbin kapaklarının açılıp kapanması için kullanılan yağ hidroliğinin yağ deposununu devasalığı , türbinlerin dönen kocaman akslarının yanında kendimi minyatür oyuncak gibi hissediyorum. Bütün bunları görebilmek için 30-40 metre tünel merdivenlerden iniyoruz. Neyse ki klostrofobik değilim de bu muhteşem fırsatın keyfine varıyorum.
Barajın kalbine yaptığımız bu habersiz gezi otobüste bizi bekleyen kişilerce pek hoş karşılanmamış olsa gerek ancak bize pek birşey belli etmiyorlar, gecikmeden dönüşe başlıyoruz. Trafik yoğun, sağlı sollu seyyar satıcılar başlarının üzerinde taşıdıkları yiyecekleri satmak için otobüsün etrafında koşuyorlar, belki dururuz diye. Kimi yengeçleri ipe dizmiş, kimi şişlere midye benzeri birşeyler geçirmiş. Şeffaf torbalarda sattıkları kır yeşil rengindeki şeyleri görünce hah diorum en sonunda taıdık birşeyler, uzaktan nane-kekiğe benziyor. Lokaller 2şer 3er alıyorlar. Verin bakalım neymiş diye yakından baktığımda anlıyorum ki meğer 2-3 santim büyüklüğünde bütün olarak kavrulup çerez yapılmış balıkmış. Israrlara rağmen kabalık edip almıyorum, her türlü deniz yaratığını yiyebilen bana (ki İspanyada mürekkebi içinde pişirilmiş mürekep balığı, Portekizde marine edilmiş çiğ ahtapot, Güney Afrika’da salyangoz ızgara, Maldivlerde Filipin imalatı balık çerezi yiyen ben) bile kokusu ağır geliyor. Bir sonraki durakta köylülerin sattığı yeşil mangolardan alıyorum. Tanesi kilo gelen kocaman mangoların 5’i 4TL civarında. Otobüste yanımda oturan Ganalı mühendis ile Akra’ya gelinceye kadar mango alıp Türkiyeye ihraç ediyoruz, yetmiyor işi büyütüp büyük alanlarda üretime geçiyoruz. Bu verimli toprakların çoğunun neden ekilip biçilmeden boş boş terkedildiğini sorduğumda toprakların devlete veya şahıslara değil çoğunlukla her köyün chief’ine (köy ağası) ait olduğunu , çoğu eğitimsiz bu köy ağalarının toprakların üzerine oturmaktan başka birşey yapmadığını, yapmak isteyen köylü veya yabancı yatırımcılara da ayakbağı olduklarını öğrenince mango işinden vazgeçiyorum. Kızların başlarının üzerindeki sepetlerde sattıkları tütsülenmiş balıklar palamuta benziyor, acaba Türkiye’de yiyen olur mu, bu işe mi girsem acaba, balık bol nasılsa...
Gana Günlükleri ( Hakan Saylan) 3/4
Gana Günlükleri 3/4
Yazan: Hakan Saylan
Bu yarıyılın Bölge Müdürleri Toplantısını Central - Ashanti Bölgesinin misafiri olarak Tamale'de yaptık. Tamale zamanında Ashanti Krallığının Başkenti imiş. Yeni Başkent Akra'ya 250 km. uzaklıkta olan eski başkent en az Akra kadar büyük. Denizden içeride olması (ve biraz yuksekte olması) sebebiyle Akra'ya nazaran daha güzel iklimi var. Özellikle geceleri hava daha serin, rutubet daha az. Tam sebebini bulamamakla birlikte, başta İngilizler olmak üzere sömürgecilere kök söktüren Ashanti Savaşçılarının başkenti olan, bu şehir bana daha sıcak-daha sempatik geldi, nedendir bilemiyorum.
Durun hemen Tamale'ye varmak o kadar kolay değil. Filmi başa alalım. Trafiğe yakalanmamak için sabah 6’da yola çıkıyoruz ama nafile. Yağmur yağıyor , ara yollardan zor bela ana yola çıktık diye sevinirken erken sevindiğimi anlıyorum. Normalde şehrin içinden geçen şehirlerarası 3 şerit gidiş 3 şerit geliş 6 şerit (2 taraftaki yan yollar ile toplam 8 şerit) olması gereken yolda 3 şeridi yol yapımı davasına kapatılmış. Arada yolun bölündüğüne dair bir ayraç olmadığı için karşı taraftaki trafik 3 şeridide kaplamış, bizim taraftan gelenlerin gidecek yeri yok. Sağ ve soldaki yan yolların da hangisi gidiş hangisi geliş belli değil, herkes “Bir Köprüde Karşılaşmış İnatçı İki Keçi”’yi söylüyor. Çaresiz biz de karşı tarafın olması gereken şeride girip sol yan yolun da solundan Akranın arka sokaklarına dalıyoruz. Ara sokaklarda yaklaşık 1 saat yol aldıktan sonra evler azalıyor, yol daha da kötüleşiyor. Delik deşik olmuş toprak yolda yarım saat daha gittikten sonra soruyorum, “Ana yola ne zaman çıkacağız”, 1 senedir buralarda olan (dolayısıyla havasına suyuna alışmış olan) Amerikalı kahkayı basıyor, “Zaten anayoldayız”. Meğer şehirlerarası yol yapmak için 3-4 sene evvel çalışmalar başlamış, bu arada mevcut anayola bakımdan vazgeçilmiş, 4 sene sonra ortada ne eski yol kalmış ne de yeni yol tamamlanmış. İşin kötüsü (belki de iyisi) bu tarafa yağmur yağmamış, önceden geçen arabaların havalandığı tozdan arabanın önünü bile göremiyoruz, körlemesine yol alıyoruz. 2 saat sonra Tamale-180km levhasını görünce ancak 50km. gittiğimizi anlıyorum. Allahtan yolun bundan sonrası iyice, kaba etlerimiz biraz rahatlıyor. 3 saat daha gittikten sonra Tamale’ye varıyoruz.
Yok yok Tamale kısmını pas geçeceğim, 2 gün boyunca saha ziyareti ve iş toplantısı haricinde pek bir turistik icraat yapmadık. Çektiğimiz fotoğraflar bile sadece denetlediğimiz baz istasyonları. Direkt dönüş yoluna geçelim.
Yol boyunca sağlı sollu bağ bahçe bol miktarda. 5 temel ürünleri var, Muz/Plantain - Karpuz - Ananas - Tatlı Patates- Mısır. Özellikle kurutulmuş veya taze balığın yanında ekmek yerine yedikleri Kinkey-Fufu gibi patates püresi kıvamındaki ezmeler temel itibariyle plantain-tatlı patates-mısır'ın çeşitli karışımlarının saatlerce tahta hovanlarda dövülmesi ile yapılıyor. Dönüş yolunda yol boyunca küçük çocuklar ellerinde iplere dizili minyatür yengeçleri satıyorlar (çorbasını yapıyorlarmış), bir de büyükçe sepetlerin içinde devasa salyangoz satıyorlar. Devasa dediysem gerçekten büyük, yumruk büyüklüğündeler. Nasıl yendiğini sormaya hazırlanırken şoförümüz az ötedeki dumanı işeret ederek “orman eti” isteyip istemediğimizi soruyor. Daha bir ilgimi çekiyor, o tarafa seyirtiyorum. Telli ızgaraya boydan boya gerilip közde pişirilen nar gibi kızarmış , görünüş güzel, ismini soruyorum, "GrassCutter". Buraya kadar güzel, domuz olamaz küçük birşey, ismi de kötü değil, nihayetinde ot yiyor diye düşünürken Amerikalı gene araya giriyor, “Giant Rat” , yani bildiğin farenin büyüğü. Buralarda inek-tavuk etinden daha pahalı-daha makbul. Yok diyorum ben et almayayım. Daha önceden nasıl yapıldığını öğrendiğim “Kinkey” alıyorum. Sonuç olarak mısırı tahta hovanlarda dövüp suyla pişirip macun şekline getirip muz yapraklarına sarıp satıyorlar. Pek matah birşeye benzemiyor ama taa buralara kadar gelmişken lokal birşeyler almak-tatmak lazım. Ertesi gün bol miktarda soğan-sarımsak-salça ile sotelediğim Kinkey’imi daha önceden pişirdiğim Güney Afrika bifteğinin yanında afiyetle yiyorum. Sokakta satılan hiçbirşeyden yeme kuralını bozdum , Kinkey’i yedim, bakın şimdilik herşey yolunda (ııh belki de değil, sayın okurlarım yazıyı acilen bitirip tuvalete yetişmem lazım). 15 liraya portakal, 18 liraya 1 kilo Danone yoğurt, artık hikayeleri bir dahaki sefere.
Gana Günlükleri ( Hakan Saylan) 2/4
Arkadaşım Hakan Saylan bu aralar Batı Afrika'da Gana'da çalışıyor.Vakit bulduğu zamanlar Gana'da yaşadıklarını özetleyip yazıyor. Hakan'ın Gana üzerine yazdığı dört yazıyı hadi beraber takip edelim.
Yazan: Hakan Saylan
Ve Okyanus ile Buluştum
4 günlük Easter tatilinde şehir bomboş. Bizde bayramlarda herkes köyüne-memleketine gider de İstanbul boşalır ya burada d aynı hesap, Akra tın tın.
Şehrin bütün lağımı direkt denize aktığından şehir içinde çok güzel plajlar olmasına rağmen denize girmek cesaret ister. Tatili de fırsat bilip Akraya 20km uzaklıktaki Gojo plajına gidiyoruz. Yolu çok bozuk olduğu içimiz dışımıza çıkıyor ama varıyoruz sonunda. Güney Egedeki Dalyan benzeri . Dalyanı denizden genişçe bir kumsal ayırıyor. Dalyanın kenarında arabaları parkedip ince uzun kayıklarla karşıya kumsala geçiyoruz. Kumsala çıkar çıkmaz burnuma çöpşişte midye kokusu geliyor, hevesle kokunun geldiği yöne seyirtiyorum, gerçekten de çöpşişte birşeyler ızgaranın üstünde, bol miktarda baharatlı sosa batırıldıkları için tavuk mu et mi balık mı belli değil, zaten bünye iyice alışmadan şansımı da fazla zorlamayacağım. Sonradan adının meat ball olduğunu öğrendiğim içine soğanda kavrulmuş et konulan çörekleri gözüme kestirip okyanusa doğru devam ediyorum.
Geleli 10 gün oldu, Gana’ya “Gülen İnsanlar Ülkesi” dendiğini ancak bugün anladım. Herkes de bir neşe bir enerji. Bangır bangır müzik, Voleybol oynayanlar , denize girenler herkes ama herkes dansediyor, yerinde duramıyor. Yürürken , çocuğunu denize götürürken, yemek yerken herkes 2 adım atıyor 3 kere sallanıyor. Gerçekten de ahengi tutturuyorlar, doğuştan gelen birşey herhalde. Arkadaşlarının fotoğrafını çeken kız bile dansediyordu, sadece deklanşöre basarken 1 saniyeliğine kendine hakim oldu sonra gene sallanmaya devam etti.
Sahil cıvıl cıvıl, Karadenizin azgın dalgalarına 2-3 tur bindiren dalgalara aldırmadan denize giriyorlar, zaten dalgada yüzmek mümkün olmadığı için denizde dans ediyorlar ekseriyetle.
Kızma birader oynuyoruz burada çok popüler, kuralları biraz daha değişik, geriye gitmek mümkün mesela. Buraya kadar gelmişken sıvıyorum paçaları giriyorum okyanusa. Meğer deniz geçici olarak çekilmiş, bir dalga geliyor bele kadar ıslanıyorum, sağlık olsun adamı sersemletecek kadar kuvvetli esen sıcak rüzgar 20 dakkada kupkuru yapıyor. Tuvaleti soruyorum, kalabalıktan 50m ötede kulubemsi bir yer işaret ediyorlar. Kalınca bambu tahtalarını kuma çakmışlar, yere kırık fayanslardan meyil vermişler, yerde ufak bir delik direkt denize açılıyor. Zaten tuvalete Urinal diye yazmışlar, yani anlayacağınız küçük tuvalete uygun. Diğerini tutmanız lazım. Çocuklar hep de olmadık yerde babaaa-anneee eem geldi derler ya, bir sürü çocuk sahilde , anne babalar bu işi nasıl çözüyorlar merak ediyorum doğrusu.
Neyse fazla uzatmıyoruz okyanus sefasını, trafik fazla artmadan geri dönüyoruz.
Gana Günlükleri ( Hakan Saylan) 1/4
Gana Günlükleri 1/4
Yazan: Hakan Saylan
Eveeet, 6 aylık sıla hasreti 10 günlük Türkiye ziyareti ile bitmedi bitmez, çoluğa çocuğa-anaya abaya-eşe dosta kardeşe arkadaşa doyum olmaz ama düştük gene yollara. Bu sefer durak Gana. Afrikanın hem kuzey hem de güneydeki en uç noktalarını görme fırsatım olmuştu ama ortası ilk olacak. Hadi bakalım hayırlısı. 2 kolda 2’şerden 4 aşının şişlikleri ve sıtma ilaçların sayılamayacak kadar çok yan etkilerini okumanın getirdiği tereddütlerle bindik uçağa. Önce Lagos sonra ver elini Akra.
Otel yüksek beklentim olmadığı için pek de fena değil. Bizdeki 2 yıldızlık oteller ayarında ama fiyatı İstanbul’un boğaz kenarı otelleri ile yarışır. Gana da petrol yataklarının yenilerde keşfedilmesi ile birlikte iştahı kabaran yabancı şirketlerin burada üstlenmesinin bu uçuk fiyatlarda payı büyük. Petrol konusu o kadar yeni ki ilk büyük sevkiyatlarını geçen ay yapmışlar parası da daha yeni ellerine geçecek. Libya-Sudan-Irak velhasılı petrolü olup da başka da gücü olmayan ülkelerin başına gelenler umarım bu ülkenin mutlu insanlarına da olmaz. Tüm komşuları (Fildişi Sahilleri, Burkina Faso, Togo) iç karışıklar içindeyken tam ortada Afrikanın belki de tek işleyen demokrasisi altında Hristiyanı-Müslümanı-Kabile inancı ile yuvarlanıp giden bu insanlara şaşmamak elde değil. 3 kişinin aynı anda sığamayacağı kadar küçük teneke kutudan evlerin arasından şehrin göbeğine süzülen kirden kararmış derelerde yüzen çocukları görünce bu şaşkınlığınız bir kat daha artıyor.
Güler yüzlü dediysem restoran-otel gibi hizmet satılan yerlerde güler yüzlü hizmet beklemeyin, Gana da henüz böyle bir kültür yok. Odanızdaki çalışmayan klimadan yana dert yanmak (dikkat ederseniz şikayet lafını kullanmıyorum bile zira vız gelir tırıs gider) için görevli aramayın boşuna. Restoranda televizyondaki maça dalmış garsonlara sesinizi duyurup da sipariş verirseniz de kendinizi mutlu sayın. Ammaaaa 3 kişi olduğunuz halde nasıl oluyor da 4 odalık fatura olduğunu görevliye anlatmanız pek de mümkün değil (evet evet doğrudur bu da oldu). Misal isminiz MehmetAli ise Ganaya giteyin, giderseniz isminizi değiştirin yoksa Mehmet ve Ali’ye 2 ayrı oda tutmak zorunda kalırsınız.
Neyse bütün bunları okuyup da korkmayın, biliyorum sadece 1 haftaya bu kadar kötü örneğin sığması hayra alamet değil ama içlerinde kötü niyet yok, sizi kazıklamaya da çalışmıyorlar, biraz eğitimsizlik biraz da ağırkanlılıklarından hepsi.
İkinci hafta kuzey bölge müdülüğünü ziyaret ediyoruz Bakım müdürü ile birlikte. Gelmişken gezebildiğimiz kadar baz istasyonu gezelim durumu görelim diyoruz. Karayolları haritasında Kuzey bölgedeki yolların yaklaşık yarısı düz çizgi yarısı ise kesikli çizgi. Kesikli çizgilerin açılamasına baktığımda “Yağışlı mevsimde kullanılamaz” açıklamasını görüyorum. Neyseki 2 aylık kurak mevsim sonrası yağışlar henüz başlamamış. Burkina Faso sınırına çıktıkça yağışlı mevsimde sular altında kalacağından göremeyeceğimiz yerleri görme fırsatı elde ediyoruz. Şöförümüz çok dikkatli, yolun ortasında gezinen eşek, tavuk, domuz, kuzular ve yoldaki çukurlar arasında slalom yapmakla meşgul. Mango ağaçları ve insan boyundaki karınca tümseklerini seyre dalmışken birden yavaşlıyoruz. Ağırlaşan trafikte araçların arasına dalıp tütsülenmiş balık, muz cipsi, fıstık, taze mango satan kızları görüyorum. 1 lira verip (bu arada 1 Gana Cedi’si bugünlerde tamı tamına 1 TLye denk geliyor) nehir köprüsünden geçiyoruz . Bu 2 kere daha tekrarlanıyor. Baz istasyonlarını teftiş ede ede Burkina Faso sınırına varıyoruz. Yerli olan Bakım müdürümüz dost canlısı (“friendly crocodile”) timsahların olduğu Crocodile Point’e 2 dakikalık yolumuz olduğunu istersek götürebileceğini söylüyor, tamam diyoruz.
Masai Mara gibi çılgın akan bir nehir, nehirden geçerken timsahlara yem olan zebralar beklemiyorum tabii ama küçük çaplı durgun bir gölet görünce de hevesim kaçıyor. Kalabalık bir aile ile birlikte tura dahil oluyoruz. Rehberimiz eline 2 horoz alıp göletin kıyısına varıyor, horozları bağırta bağırta sallıyor, yaklaştıkça sahilde güneşlenen ufaklık timsahları farkediyorum. Rehberin ne yaptığını ise horozların hareket ve sesleri ile iştahları kabarıp sahile doğru süzülen irice timsahları görünce anlıyorum. En büyükleri 2 metre ve 150-200 kilo gelir. Rehber fotoğraf çektirmek ister misiniz diyor. Ne yani timsah ile sarmaş dolaş hatıra fotoğrafı mı yani. Tereddütle karışık gülümsüyorum, ne evet ne hayır cevabım. Böylelikle önceliği aileye vermiş oluyoruz. En son ailenin 5 yaşındaki ferdi de fotograf çektirdiğine ve hala kol bacakları yerinde olduğuna göre girilebilir bir risk gibi görünüyor. Önünden çok yaklaşmadığın sürece problem yok diyor ama hayvan bu sağı solu belli olur mu ? Ya da arkamda saklanan başka biri sudan fırlayıp 1 Nisan derse ne olacak ? Israrlara dayanamayıp timsahın üzerinde oturarak ve kuyruğundan çekiştirerek olmak üzere 2 poz verip kazasız belasız tek parça halinde cipe geri dönüyoruz.
Giderken uyukladığım için göremediğim Wale Waleyi dönüş yolunda görüyorum. 5 metrekarelik teneke dükkanlarda bakkaliye ürünleri, meyveler satılıyor, açık havada kesilen saçlar havaya toprağa karışıyor. Taş çatlasın 10 m2 olmayan, topraktan yapılma geleneksel evlerin yuvarlak damları saz benzeri otlarla kapanmış. Gananın gözden ırak bu köşesinde teneke damlı dükkanların önündeki karatahtada okuduğumuza göre Barcelona-Madrid derbisini naklen izleyebileceğiz ama vakit yok, dönüş yolunda 2 istasyonu daha teftiş edip karanlığa kalmadan otele varmamız lazım.
Belliki sabahleyin kanlı canlı olan keçi ateşin üzerine serili tenekede pişiyor, iç organları dahil hepsi burada, istediğinizi alın. Yok biz alıcı değiliz, sadece foto çekip kaçacağız demesek bile niyetimizi anlayan satıcı ısrarından vazgeçiyor. Tam önümüzde istihap haddini aşmış kamyonet, yetmemiş gibi, yığılmış eşyaların üzerine 8-10 tane keçi ve 1 insan sıkıştırmış. Keçiler ayakta dengede gitmeyi öğrenmişler, ani frende yere mi düşerler yoksa boyunlarındaki ipte asılı mı kalırlar orası belli değil. Arkadaki boşluğa sıkıştırılmış inek ise bir bacağını yola doğru sarkıtmış yan yatıyor, keyfi yerinde gibi.
Akşam otele dönüyoruz, havayollarından arıyorlar, yolcu sayısı az olduğu için 18 kişilik pırpır uçaklardan göndereceğiz, sizce OKmi diyerek nazikçe soruyorlar. Başka opsiyonumuz olmadığı için evet diyoruz, saat kaçta kalkacak sorumuza saat 5-6 gibi check-in, 7’ye doğru da kalkarız gibi gayet net cevaplar alıyoruz. Sabah ekenden kalkıp check out yaptırıyoruz, daha doğrusu yaptırmaya çalışıyoruz. 3 kişi olup da nasıl 4 odalık fatura olduğunu ise kimseler çözemiyor. Yarım saat sonra lokal arkadaşın telefonunu bırakıp ayrılıyoruz, uçağı kaçırmamak lazım yoksa 1 gün daha burdayız.
Gana: Biri penisimi çaldı!
Genelde bu tür olaylar bir erkeğin birdenbire “şu adam büyücü, penisimi çaldı” şeklinde ortaya çıkıp halkı galeyana getirmesiyle başlamakta ve büyücünün daha fazla zarar vermesini engellemek isteyen halkın onu yakması ya da döverek öldürmesi ile son bulmakta. Son zamanlarda bu olayların Gana’da daha az görülüyor çünkü polisin artık suçlamayı yapan kişiyi tutuklamaya başlamasıdır. . Otuz kişiden fazla insanın linç edilmesine yol açan “penis çalma” olaylarının polis araştırmasında çalınan herhangi bir şeye rastlanmamıştır. Ama penisini çaldırdığını söyleyeni ikna etmek hiç kolay olmamıştır.
Diyeceğim o ki Gana’ya yolunuz düşerse hırsızlara aman dikkat!
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
Gana'da Yesillenen Findik Dallari
Yapış yapış sıcak.
Bavulu çekiştirerek yavaşça yürüyorum. Yağmur yağdı yağacak, nefes almak bile epey güç istiyor....
O da şimdi bende yok. Şu anda yatakta olmayı ne kadar çok isterdim.
Havuzun yanından geçiyorum gözüm yanıyor. Klordan mı? Yoksa şu hafif bir duman tabakasından mı? Otelin yanındaki teneke bozma evler mahallesinde yemek pişirmek için kullanıyorlar odunları.
Beni almaya gelen arabaya biniyorum, koltuğa başımı dayıyorum. Uyumak niyetindeyim. O anda kafamda hafiften bir şarkı başlıyor " amanın yeşillendi fındık dalları....".
Yollardaki çukurlar yüzünden araba hopluyor, savruluyor.Uyku yok bize... Dışarıyı seyrediyorum.
Nijerya, Lagos.
Bu saatte o da aynen benim gibi daha kendinde değil. Yollar açık, ekzos tabakası şehri kaplamamış, sıkışık trafikte mal satan binlerce yüz yollarda değil, yol kenarında insan selleri henüz yok, şehir tehlikeli bile gözükmüyor. Lagos, derin uyuyan bir kabadayı gibi. Şimdi masum ama birazdan kalkınca etrafı birbirine katacak.
Biletimde Johannesburg-Lagos-Akra-Lagos-Nairobi-Asmara-Nairobi-Johannesburg yazıyor ve bu günün tarihine göre Gana’nın başkenti Akra'ya gidiyor olmalıyım... Herhalde...
Son sekiz ayda yüzseksenbin mil uçtum... İş..Hız.. Koştur...Bitir...Eksik...Tamamla... Hız... Hız..
Bu aralar şehirler bile karışmaya başladı. Otel odaları ruhsuz ve birbirinin ayni... Duvarda kötü bir tablo, şekilsiz bir masa, 4-5 dilde televizyon kanalları, illa da yatağın altına sıkıştırılan ve bu haliyle beni sinir eden battaniyeler...Bu iş gezileri teflon tava gibi, geriye iz bırakan bir şey kalmıyor. 15 günde 6 şehir. Ya da 6 otel odası mi demeli? İş dışında yapacak bir şey kalmıyor, nerede olduğunun önemi de kalmıyor.
Saat dokuzda uçağım Akra'ya alçalmaya başlıyor. ."...zaten hep yeşildi fındık dalları..".
Şirketin şoförü, havalananda beni karşılıyor. Doğruca toplantıya gidiyoruz. "Büyük adam"’ın işi çıkmış, yok. Yerine gelenin karar verme yetkisi yok, toplantı çabuk bitiyor, yarın devam edeceğiz. Müşteri çalışanlarından birinin gönüllü rehberliğinde şehir turuna çıkıyoruz.
Afrika'dan tipik görüntüler; trafik sıkışıklığı, dilenenler, yol kenarındaki açık hava lokantaları, motosikletler, Harmatan fırtınasının etkisiyle renk değiştirmiş kirli binalar, yol kenarında tamirciler... Türkiye’de beyaz eşya kampanyalarında toplanan eski buzdolabı ve TV lere ne olduğunu merak ettiniz mi? Ben söyleyeyim, eski Vestel'ler Gana'ya... Bir sokak boyunca eski Vestel satan ikinci el eşya satıcıları...
Rehberimin bana bir sürprizi var, " gel bu dükkana girelim, şaşıracaksın". Dükkan sahibi beyaz biri; Abdülrahman, kısaca Abdül. Abdül çatır çatır Türkçe konuşuyor. Abdül'ün büyük dedesi Hataylı imiş, 1900 başlarında Lübnan’a göç etmiş. Lübnan iç savaşında, 1970'lerde, Abdül'ün babası ve annesi Gana'ya gelmişler. Evde halen Türkçe konuşurlarmış. Niye o da bilmiyor, konuşuyor işte. Halen hem Lübnan’da hem Türkiye’de akrabaları varmış. Peki sana göre vatanın neresi diyorum, "vatan doyduğun yerdir, burası" diyor.
Akşama kadar Makola pazarında biraz dolanıyoruz. Kapanmadan az önce balık pazarına da uğruyoruz biraz, rehberim evine balık alıyor.
Sonra. Otelde odamdayım. Uykum var, saat erken. Beynim uyuşmuş durumda, oto pilot devrede.
Asmara'daki toplantı için hazırladığım sunumu açıyorum. Her şey acele, her şey geç, her şeyi hızlandırmak lazım. Hız hız hız...Bazen kendi hızıma yetişemediğimi düşünüyorum. Sıkıldım. Bilgisayarı kapıyorum.
Yapacak bir şey yok, bari yemek işini halledeyim. Otel lokantasında yemek ısmarlayıp sonra beklemek gözümde büyüyor, odaya ısmarlıyorum...Yalnız olduğum bu şehirde, cidden yalnız kalmaya ihtiyacım var... " zaten hep yeşildi, fındık...". Üff, kesilmedi gitti bu sabahtan beri.
Dışarıda çılgın bir yağmur başlıyor. Bir kez daha oda servisini arıyorum, siparişe bir ekleme yapacağım; "bir şişe de şarap lütfen". Uykuya dalarken duvardaki tabloya bakıyorum, Lagostaki ile ayni değil mi bu?. Hey neyse…
Sabah müşterinin merkezinde toplantı var. "Büyük adam" gelmiş. Zaten bildiğim bir sorunu uzata uzata anlatıyor, gözlerimi açık tutmakta zorlanıyorum. Esnememem lazım, esnememem lazım... " zaten hep yeşildi, fındık...".Yaa çık kafamdan...
Bir şekilde müşteri ile anlaşıyoruz. Toplantı bitiyor. Şimdi en istemediğim şey, "büyük adam"ın nutuklarını dinlemeye devam etmek. Akşam yemeğine davet ediyor, " tabi geleceğim, elbette memnun olurum" diyorum.
Akşam yemeğinden sonra doğrudan havaalanına gidiyorum. Bilet, check-in, kuyruk, pasaport,uçak, gecikme...İyice yorulmuş bir şekilde havalandırmaya yakın koltuğa çöküyorum. " amanın yeşillendi..". Çıldırıcam amma da ısrarlı bir türlü aklımdan çıkmıyor.
Bu şarkıyı lisedeyken sınıfça söylediğimiz aklıma geliyor; bağıra çağıra , eğlenerek, gülerek...Devamlı aynı nakaratı tekrarlayarak çevremizi bezdirirdik. Kimler vardı sınıfta? Teker teker yüzleri gözümün önünden geçiyor, kiminin adını hatırlayamıyorum. Yüzler çok canlı... Sonra diyorum, bizim …… amma da bağırıp söylerdi bu kafamdan çıkmayan şarkıyı. Napıyor şimdi acaba? Elim telefona gidiyor, şimdi okyanusun diğer kıyısında yaşayan 25 senelik eski dostu arıyorum.
" Hello?" diyor karşıdaki.
" ...., babalar naber?"
Uzun suredir görmediğim karşıdaki ses sanki dün konuşmuşuz gibi kesintisiz devam ediyor " Vayy, hocam , iyi diyelim...."
Uzunca bir süre konuşuyoruz. Hayat bildiğim gibiymiş, yapacak çok iş varmış, belki de boş vermek lazımmış. Son zamanlarda yediğimiz haltları birbirimize anlatıp gülmekten kopuyoruz. "Tamam, bir ara görüşürüz" , kapatıyoruz. Kafamdaki şarki bıçakla kesilmiş gibi, yok, yok. Ohh, sonunda... İki gün benimle seyahat eden fındık dallarını Gana'da bırakıyorum. Uçakta iyi bir uyku çekmek farz artık.



