Namibya, Tanzanya, Botsvana ve Bolivya'da çektiğim çoğu şimdiye kadar bu blogda yer almayan 200'den fazla fotoğrafı Şimdigezelim Facebook grubuna yükledim. İlgilenirseniz linki ( http://www.facebook.com/photos.php?id=101259899942235 )
Izlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Izlanda etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mavi Lagun ve Aurora Borealis (Kuzey Isiklari) - Izlanda
Pazar sabahı sokaklar çok tenha , Reykavikliler gibi yapıp kahvaltımı geç ettim. Sonra ver elini “Mavi Lagün”. Mavi Lagün, jeotermal bir açık hava kaplıcası. Reykavik’ten belediye otobüsü ile bir saatte ulaşılıyor. Lagün’ün suları yan taraftaki jeotermal elektrik santralinden geliyor. Yeraltından çok sıcak çıkan sular elektrik üretiminde kullanılıyor. Elektrik türbininden çıkarken 40 dereceye kadar soğuyan su lagüne veriliyor. Hava sıcaklığı ne olursa olsun, suyun sıcaklığı sabit. Su içindeki bazı maddelerden dolayı mavimtırak bir renkte. Soyunma kabininde mayomu giyip dışarı çıkıyorum. Buhar çıkaran mavi bir suyun içindeki onlarca insan oldukça ilginç bir görüntü.. de sıcaklık neredeyse sıfır derece. Oğlum Başar dal suya. Lagünde avuç içlerimin kayısı kıvamında buruşana kadar kalıyorum. İsteyenler burada otelde kalıp masajda yaptırabiliyorlar, ama İzlanda’daki her şey gibi ateş pahası. Geceleyin bu enlemde görülen kuzey ışıklarını (Aurora Borealis ) görmek için bir tura katılıyorum. Kutuplara yakın bölgelerde gözlenebilen bu doğa olayı atmosferdeki atomların enerji seviyelerindeki değişim sonucu gökyüzünün değişken şekilde ve renkli bir şekilde boyanması olayıdır. Otobüsümüz Reykavik’in ışıkları gözden kaybolup, gece zifiri karanlık olana dek şehirden uzaklaşıyor. Sonra yol kenarına çekip kuzey ışıklarının dansına tanık oluyoruz. Yerden tüten ama kaynağı belli olmayan devasa bir duman kütlesine yeşil lazer tutulmuş gibi. Zaman zaman şimşek çakıyormuş gibi hareketlenen dumanlar yok oluyor, ufukta başka bir yerde yeniden çıkıyor. Soğuktan titriyorum ama dönme vakti gelse de gitmek istemiyorum. Bu görüntüye doyulur mu bilemem. Isınmak için arada otobüse gire çıka bu muhteşem görüntüyü hayranlıkla seyrediyorum. Yarın eve geri döneceğim, dönene kadar İzlanda’yı daha çok içime çekmeli. Daha, daha.
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
Reykavik Geceleri (Izlanda)
Altın tur akşama kadar sürüyor, Reykavik’e tam yemek zamanı geri dönüyoruz. Akşam yemeği için İzlanda’ya özgü bir şeyler arıyorum. Atasözünü haklı çıkaracak şekilde belamı buluyorum: İzlanda mutfağının tanınan ürünlerinden biri olan çürümüş kurutulmuş köpekbalığı eti. Hakarl denilen bu yerel lezzet, köpekbalığı etinin toprak altında altı ay çürütülüp sonra açık havada kurutulması ile hazırlanıyor. İdrardan daha keskin bir kokusu var. Hiç deterjan tatmadım ama Hakarl yedikten sonra şundan kesinlikle eminim ki Hakarl’ın tadı deterjandan daha kötü. Üstelik bu meret her lokantada bulunmuyor, benim gibi kaşınıp ararsanız ve şanssızlık eseri bulursanız battı balık yan gider deyip yanında İzlandalıların milli içeceği Brennivin’den de ısmarlayın. Hakarl’ın tadını ve kokusunu ağzınızdan sadece Brennivin silebilir. Brennivin ağzınızdaki tadı silemese bile yüksek alkol oranından dolayı ( takma adı boşuna Siyah Ölüm değil) artık takmazsınız.
Reykavik’in hafta sonu gece hayatı dünyaca ünlü. Eğlence mekanlarında içki fiyatları cep yaktığı için Reykavik’liler evde iyice içmeden eğlenmeye çıkmıyorlar. En fazlada bira içiyorlar. Aslında bira 1989 yılına kadar yasakmış. Hükümet yüksek alkollü içeceklerin tüketimini düşürmek için bira üretimine 1989’da izin vermiş. Bu strateji sonuç vermiş ve cidden de yüksek alkollü içeceklerin tüketimi azalmış ama bu sefer bira tüketimi fırlamış. Şimdilerde hükümet tüm alkollü içkilerin tüketimini azaltacak bir yol arıyor.
Gündüz iş saatlerinde bile sakin olan şehrin ana caddelerini hafta sonu sabahın üçünde görün, kalabalık sizi şaşırtacak. Gündüz kapalı duran bir çok eğlence mekanı gece 10’dan sonra hafif hafif hareketlenmeye başlıyor . Gece yarısından sonra son derece hareketli ve güler yüzlü bir hafta sonu kalabalığı tüm barları, pubları ve kulüpleri dolduruyor. Eğlence yerlerindeki gülen yüzlerin çokluğu bir tesadüf değil: Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre İzlandalılar dünyanın en mutlu üç milleti arasında. Yine aynı İzlandalılar yine aynı kurumun istatistiklerine göre dünyanın en çok intihar eden milleti. Yanınızdaki bir İzlandalıya dönüp “abicim bu ne yaman çelişki” derseniz, “ depresifler ölüyor, mutluların oranı artıyor” cevabını rekor bir hızda alabilirsiniz. Tabi bu cevabı rekor hızda almanız da tesadüf değil, İzlandalılar “dünyada kişi başına en çok rekoru elinde bulundurma” rekoruna sahipler.
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
Guzel bir Izlanda Gunu
İzlanda’da turistik bir gün geçirmeye ne dersiniz? Günümüz iyi bir kahvaltı ile başlıyor. Her iyi İzlanda kahvaltısında peynir, meyve ve salam benzeri ürünlerin yanı sıra balık turşusu da olur. Hani bizim lakerda var ya onu şekerle yemek fikrini İzlandalılar hayat geçireli çok olmuş. Bu tat kulağa garip gelse de o kadar kötü değil. Akşama Hakarl yiyene kadar sabredin, kötünün kötüsü var.
İstanbul’a gelip Sultanahmet’e çıkmamakla Reykavik’e gelip “altın üçgen” turuna katılmamak turist dilinde aynı şeyler. Altın üçgen turunda gidilen kayda değer yerlerin ilki Gulfoss şelaleleri. İzlanda’nın en çok turist çeken yerlerinden biri olan Gulfoss, kasım ayında hafiften donmaya başlamış. Kuvvetli rüzgardan dolayı bir kaç fotoğraf çektikten bütün yolcular sıcak otobüse kendimiz zor attık. Bir sonraki durağımızı ise pek bir sevdik, çünkü sıcaktı: Geysir. Türkçe’mize de “gayzer “ olarak giren bu sıcak su kaynağı her on dakikada bir küçük bir patlama ile aniden 15 metre yüksekliğe kadar su fışkırtması ile biliniyor. Ne kadar rüzgar olursa olsun Geysir’in civarında hava, sıcak sular sayesinde ılık. Bir sonraki durağımız Thingvellir Milli Parkı. Thingvellir Amerika ile Avrupa’nın cidden tam ortası: her iki kıtanın altındaki tektonik plakalar ( Türkiye’de herkes deprem uzmanı oldu, bilmiyor olamazsınız di mi?) burada buluşuyor. Yüksek bir yerden baktığınızda vadinin duvarlarının aslında nehir tarafından değilde kıtaların birbirini ittirmesi sonucu yükselen kayalardan oluştuğunu anlıyorsunuz ( tamaaam, rehber anlatıyor) . Thingvellir’in başka ilginç bir özelliği de dünyanın en eski meclisinin mekanı olması. 930 yılında kurulan millet meclisi 1789’a kadar Thingvellir’de kalmış. Bugün eski meclis binasından geriye hiçbir şey kalmamış. Birleşmiş Milletler Thingvellir parkını dünya mirası listesine almak için çalıştığında hangi kıtada olduğuna karar verirken bayağı bocalamış. Parkın yarısı Amerika yarısı Avrupa kıtası topraklarında olduğu için sonunda ne şiş ne kebap yakmışlar: Thingvellir ikisinde birden listelenmiş. Dokuz saati aşan altın üçgen turu sırasında çok nadir ağaç gördük. İzlanda’nın sadece %1’i ekilebilir alan, geri kalan yerler ya taş ya da üzerinde ince bir çimen tabakası dışında hiçbir şey yetişmeyen topraklar. Ülkenin üçte biri kum ve kumullarla kaplı, bildiğiniz çöl işte. Avrupa’nın en büyük çölünü örneğin Mısır’ın çöllerinden ayıran tek şey kumların siyah olması. Adanın volkanik yapısı, kumları ve dayanıksız toprağının aya benzemesi başka tür turistleri de İzlanda’ya çekmiş: aya ilk ayak basan astronot Neil Armstrong aya iniş provası için İzlanda çöllerinde antrenman yapmış.
İzlanda çölün ilerleyip meraları kaplamasını durdurmak için çok uğraşmış. İlk önce toprak erozyonunu engellemek için koyunların çok otlamasını yasaklamış, koyunlar dinlememiş. Sonra kumların ilerlemesini durdurmak için bariyerler dikmiş, kumlar dinlememiş. Ne yapsın İzlanda o da doğayı korumak için çareyi kendini bombalamakta bulmuş. Şimdilerde İkinci Dünya Savaşından kalma bir DC 3 uçağı, sivri tabanı yere saplanmak üzere tasarlanmış özel kaplara konmuş tohum ve gübrelerden oluşan “bombalarını” İzlanda çöllerine bırakıyor. Bırakıyor ki doğa yeniden canlansın ve İzlanda yeşersin. Tüm dünyada olduğu İzlanda’da iyi gözüken isteklere de muhalefet edenler var. Muhalefette “İzlanda çıplak daha güzel” kampanyası başlatmış.
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
İzlanda'da Türkleri Öldürmek Serbest(ti)
Reykavik’te yerleşim liman çevresinde başlayıp içerilere doğru uzanmış. Bende aynı sırayı takip ederek şehirde dolaşacağım. Dünyanın en kuzeydeki başkenti olan Reykavik çoğunlukla tek katlı, küçük ve rengarenk evlerin sıralandığı dar sokaklardan oluşuyor, sadece liman çevresinde caddeler geniş. Şehir bizim ölçülerimize göre küçük olsa da İzlanda’nın en büyüğü. Adada yaşayan 320,000 kişinin üçte ikisi Reykavik’liyim diyor. Hostelde “odadan çıkarken pencereyi açık bırakmayın. Reykavik’te yağmur girecek bir yer bulur” levhası vardı. Dışarıda on dakika dolaşınca deli rüzgar sayesinde yağmurun girebileceği yerler hakkında hemen bilgi sahibi oldum. Reykavik limanından içeriye beş dakika yürüyünce üzerinde bir Türk dönercisinin de olduğu caddeden geçerek Reykavik Belediye binasına varıyorum. Belediye binasının yanındaki suni gölden yukarıya doğru bakınca Reykavik’lilerin çok sevdikleri Hallgrims kilisesi görülüyor. Bu kilisenin biz Türklerle ilginç bir bağlantısı var. Yıl 1627. Cezayir korsanlarından Murat Reis ( Osmanlı amirali olan değil) İngiltere kıyılarına yakın Lundy adasını kendine üs yapmış, İngiltere ve İrlanda kıyılarında korsanlık yapmaktadır. Yaptığı seferlerin birinde ele geçirdiği bir Danimarkalıdan uzaktaki İzlanda adında bir adanın varlığını öğrenen Murat Reis, Norveç’te birkaç yeri talan ettikten sonra Temmuz 1627’de İzlanda’ya ulaşır. 400 kadar İzlandalı köle olmak için kaçırılır, direnenler ve yaşlılar öldürülür. İzlanda’dan Cezayir’e yola çıkan kölelerden 242’si yolculuğu sağ olarak tamamlar. Köleler burada satılır. Bu saldırı ve kaçırmalara “Türk talanı” adı verilir. Çok ilginç bir nokta da uygulanmayan bir kanunla ilgili. Bu saldırıdan sonra İzlanda’da Türk öldürmek kanuni olarak suç olmaktan çıkarılmış. Kanun üç asırdan fazla yürürlükte kalmış ve ancak 1970’lerde kaldırılmış. Bu süre içerisinde -bilindiği kadarıyla- İzlanda’da hiç Türk öldürülmemiş. Ne diyordum, evet kilise ile Türklerin bağlantısını anlatıyordum. Köle alınan kadınlardan Gudridur Simonardottir ,ya da sonra kendine takılan adıyla Türk Gudda, uzun zaman sonra Danimarka kralının kölecilere para ödemesi sonucu kurtularak İzlanda’ya dönmüş. Arada dilini ve dinini unutan Türk Gudda yeniden eğitilmek üzere Danimarka’ya gönderilmiş. Orada eğitim aldığı rahiple evlenerek İzlanda’ya geri dönmüş. Eşi Hallgrimur Petursson İzlanda’da çok sevilen bir şair ve din adamı olmuş, Hallgrims kilisesi onun adına yapılmış. Murat reis’in köle seferi İzlandalıların belleğine öylesine kazınmış ki hangi İzlandalıya “ Türklerin talanı” deseniz hemen hikayeyi size anlatıyor. Hani olmaz ya olayın ayrıntısını bilmeyen bir İzlandalıya rastlarsanız hemen ona “Türk talanı”’nı anlatan ve 2001’den 2009’a değin listelerde haftalarca kalan “Gudda’nın Serüvenleri” kitabını hediye edebilirsiniz. Böylece sizden peşinen korkacak bir Avrupalı daha kazandınız demektir. Savulun Türkler geliyor.
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
Reykavik ( İzlanda)
İzlanda’ya gitmeyi uzun zamandan beri istiyordum. Yazın gitmek için bir fırsat çıkmıştı ama adı buz ülkesi anlamına gelen İzlanda’ya hava soğumadan gitmek bana doğru gelmedi. Kasım 2005 başlarında bir gün kendimi İzlanda’ya giden uçakta buldum.
Ülkenin her tarafını saran fay hatlarından biri beni Keflavik havaalanında karşıladı ve başkent Reykavik’e giden yolun kenarından şehre girene kadar eşlik etti. İzlanda, jeolojik olarak Amerika ve Avrupa kıtalarının Atlantik okyanusu altında sürtünmesi sonucu oluşmuş. Tabiri caizse tam bir “fay hattı çocuğu”. İzlanda’da yerin ne yapacağı belli olmuyor, sıkıldı mı basıyor depremi, basıyor volkan patlamalarını. İzlandalılar her beş senede bir mutlaka volkan patlaması olduğunu söylüyorlar. Volkan patlamaları yerin derinliklerindeki magmayı yerüstüne çıkarıp İzlanda’ya toprak ekliyor. Tahminlere göre İzlanda volkanların eklediği topraklar sayesinde her sene yarım metre genişliyor. Reykavik caddelerinde ilk dikkatimi çeken hava karlı olmasına rağmen bazı sokakların kuru olması. Kar bazı kaldırım ve yollarda hemen eriyor, ama başka yerlerde olduğu gibi duruyor. Neden mi? Bunun sebebi adanın volkanik yapısından dolayı çok sayıda yeraltı sıcak su kaynağına sahip olması. Bir caddenin kışında kuru kalmasını mı istiyorlar? Hemen caddenin altına ve kaldırımlara boydan boya boru döşüyorlar. Borulara sıcak suyu verdin mi sen sağ ben selamet: sokak bütün kış kuru. İzlandalılar evlerini ısıtmak ve elektrik üretimi içinde yer altı sıcak sularından yararlanıyorlar. Bunun sonucunda Reykavik havası oldukça temiz. Hava temiz olabilir ama sıcak su için (psikolojikte olsa) aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Jeotermal kaynaktan gelen sıcak suyun içindeki maddelerin su borularının içini paslandırıp tıkadığı gözlenmiş. Bunu engellemek için sıcak suya insan sağlığına hiçbir zararı olmayan hidrojen sülfit maddesi katılıyor. Hidrojen sülfit zararsız ama bozuk yumurta gibi kokuyor. Duş alıyorsunuz, temizleneceksiniz. Su temiz ve berrak ama çürümüş yumurta gibi kokuyor. Alışması kolay değil. Merak etmeyin, koku duştan çıkınca gidiyor ( ya da benim burnum tıkandı).
Devam edecek...
----------------------------------------------------
Bu blogda yayınlanan yeni yazıların size otomatik olarak e-postalanmasını isterseniz linke tıklayarak ŞİMDİ GEZELİM'e abone olabilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
