Hakkımda: Başar Kurtbayram


Selam İnternet Gezgini,


Şimdi seninle dünyayı turlamaya başlayacağız. Bavulun hazır değil mi?  Blogun sayfalarında gezdiğim 132 ülkeden yazılmaya değer bulduklarımı beraber ziyaret edeceğiz.  “Nasıl oldu da bu kadar çok yeri gezdin?” mi dedin? Anlatayım.

Her şey bir şarkıyla başladı.

24 yaşındaydım, para biriktirip Tahtakale’den o zamanlar daha yeni yeni yayılmaya başlayan CD’li bir müzik sistemi aldım. CD kalitesinde ses dinlemenin ne olduğunu eve gider gitmez denemek istiyordum. Sistemi satan mağazanın raflarındaki kısıtlı sayıdaki CD’lerden birini raftan aceleyle alıp eve getirdim. CD, Los Incas grubunun Güney Amerika şarkılarından derlediği bir seçkiydi.  Albümde içinde “Titikaka” nakaratı geçen şarkı nedense beni iyice sardı, tekrar tekrar dinledim. Bu isimde bir göl olduğunu hayal meyal hatırlayınca hızla dünya atlasını karıştırıp Peru’daki Titikaka gölünü buldum. Kendimi Titikaka gölü kıyısında bu şarkıyı dinlerken gözümün önüne getirdim, “bir gün bu şarkıyı orada dinleyeceğim” dedim.

Sonra araya hayat girdi.  Deli bir tempoda çalışmayla ve işimde giderek yükselmeyle dolu seneler geçti. Bu sürede 50’den fazla ülkede çalıştım,  5 ülkede yaşadım, projelere koşturdum. Tatillerimde de yeni ülkelere gittim ama bir türlü Titikaka kıyılarına gitmeye fırsat bulamadım.  Şarkıyı ilk dinlemem üzerinden 14 sene geçtikten birden Titikaka şarkısını yerinde dinleme zamanının geldiğine karar verdim.  İşimden istifa ettim, bütün eşyalarımı, mobilyaları, kısacası kitaplar dışında her şeyi arkadaşlarıma verdim ve sırtımda 14 kiloluk bir çantayla 10 aylık bir dünya seyahatine çıktım. Yol çok ama çok keyifliydi. 10 ay önce 12 aya uzadı, sonra 13, 14, sonra 15. Pasaportumdaki son sayfayı da bitirince mecburen 16 ay sonunda 40 ülke daha gezmiş olarak Türkiye’ye döndüm.

24 yaşımda beni baştan çıkaran şarkı buydu: A las orillas del Titicaca  http://boleadora.com/streams/titicaca.wma

16 Aylık dünya turumun hikayesini ülke ülke detaylı bir şekilde buradan okuyabilirsiniz.

DÜNYA TURLARI
16 Aylık dünya turu yetti mi?

Hayır. Uzun süre gezip geri gelince hayata bıraktığın yerden devam etmek zor değil. Ama sonra gözüm tekrar haritalara kaymaya başladı. Baktım olamayacak. Bir daha yol planlarına başladım.

11 Aylık dünya turu

2012 ortasında sırt çantamı yüklenip yine yollarla düştüm. Bu kez 11 ay sonra geri geldim. Onun hikayesi de burada:http://www.simdigezelim.com/2013/07/11-aylk-dunya-gezisinden-notlar.html


Kitap ve Basın

Bu blogda yer alan yazılardan bir kitap hazırlayıp Gazella sponsorluğunda yayınladık:  "Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer"  Mart 2011'de yayınlandı. Basında da oldukça ilgi çekti.  Basında çıkan haberlerin bir kısmı burada, sonra takip etmeyi bıraktım:
http://www.simdigezelim.com/2011/03/kitabm-ckt-sasrmak-icin-gezmeniz_27.html

 "Şaşırmak İçin Gezmeniz Gereken 55 Yer" kitabım daha sonra iki baskı daha yaptı.

1. Baskı   Mart 2011     ( Binrota)
2. Baskı   Şubat 2013    (Gazella)
3. Baskı   Mayıs 2014    ( Amazon.com)

http://www.amazon.com/Sasirmak-Gezmeniz-Gereken-Turkish-Edition/dp/1499711611

Kitabı şu anda yukarıdaki resime ya da linke tıklayarak Amazon'dan satın alabilirsiniz.


Şimdiye kadar 130'dan fazla ülkede bulundum. Gittiğim ülkeleri maviye boyadım.









 Şimdi tam zamanı

Demin anlattım: bir şarkı dinledim, hayatım değişti. Titikaka melodisi peşine yola çıktım, onlarca ülkeden geçtim, yüzlerce yeni insanla tanıştım, konuştum, yolu paylaştım, keyif aldım, adını bilmediğim içinde ne olduğunu anlamadığım şeyleri yiyip, en güzel manzaralarda soluklandım, en rahat uçaklarda gidip en dökük kamyonlara otostop çektim. Her seferinde yaşam sevincini taa içimde hissetim, “iyi ki yola çıkmışım, iyi ki” dedim.  Okuyucu, ne kadar anlatsam da aldığım derin hazzı kelimelerle aktarmam kolay değil. Senin de denemen lazım. Okuyucu, senin “Titikaka”’n nerede? Hani şu hep erteleyip durduğun, bir sonraki terfiyi, arabanın borcunun ödenmesini, çocuğun liseye girmesini bekleyen, hep “şimdi sırası değil dediğin” ?  Okuyucu, aslında sen de biliyorsun “şimdi tam zamanı”, hadi sende yola.

Bana gelince: daha gezecek yer kaldı mı? Elbette! Haritaya baktığımda halen gözüme batan yerler var.  Biter mi hiç? Gezdiğim yerleri burada yazmaya devam edeceğim.

Sevgiler, 

Başar
Foça, İzmir
Bana ulaşmak için: simdigezelim@gmail.com

 

"Yapıyorum öyleyse varım". 


Not: Henüz okumadıysanız "Buradan Başla" kısmına bir göz atmanızı öneririm, blogda bulacaklarınızı orada özetledim: http://www.simdigezelim.com/p/buradan-basla.html

Lizbon ve Porto Notlari

Is icin dort bes kez gittigim Portekiz'den 2004 yilinda kisa notlar.

Gunduzleri is olaylarina girdikten sonra, aksamlari esas gorevim olan Lizbon sokaklarini arsinlama gorevine daliyorum. Yalniz bu is gorundugunden daha yorucu Lizbon u tanitan brosurlerde buranin 7 tepe uzerine kuruldugu yazili, yaptigim tetkiklere gore burada en az 20 tane tepe var ve nedense gorulecek herseyi tepelere koymuslar, sehir Serencebey yokusunun cok buyuk bir alana yayilmis hali denebilir. Sehrin eski bolgesi dar ve dik sokaklari, acaip yerlere park etmis arabalari, sokak aralarinda top oynayan cocuklari, araba park ettirip yolunu bulmaya calisan gariban kolculari, sabirsiz taksi soforleri ile Istanbul'u andiriyor. Sehrin bu tepe bolgelerinde en ufak manzarali bos yer hemen ufak bir park, birahane, lokanta vs vs haline cevrilmis iflas eden bacaklar icin iyi bir durak oluyor. Lizbon'da bana gore hayranlik uyandiracak hep hatirlanacak eser pek yok gibi, ama sehir guzel ve insani saran bir sicakligi var. Insanlarda iyi niyetli ve her isinizde yardimci olmaya calisiyorlar. Diger latinler gibi Ingilizce bilmekle ilgileri olmadigi icin anlasmaniz kolay degil. Haftasonu birisi benim arabaya arkadan bindirip biraz cizdi, arabadan inip adamla konusmaya basladim tabi oda benimle . onda tek kelime ingilizce bilgisi yok benim portekizce bilgim ise "gunaydin, iyi aksamlar, hesap, fatura, tesekkurler" den ibaret. Karsilikli derdini anlatma denemelerinden sonra anlasmak yerine arabayi yaptirmak daha kolay geldi. Dilini bilmedigin ulkede araba kiralarsan sonuna kadar sigorta yaptirmak iyi bir strateji. Ucuz kurtulduk.

Lizbon daki Vasco de Gama koprusu Avrupanin en uzunu, koprunun ayagina yakin bir yerde Expo 98 icin kurulan park var. Burayi fuardan sonra eglence parkina cevirmisler, her taraf lokanta + bar. Nehir kenarinda oturup, bir yandan kopruyu bir yandan karsi kiyidaki isiklari kesip bir yandan balik yemek suretiyle Bogaz similasyonu yapmak mumkun.

Haftasonu Porto'ya gittik, ilk ogrendigimi hemen aktarayim: ac karnina sarap fabrikasi gezmeyin, gezerseniz cok sarap tatmayin, hadi tattiniz hemen bir seyler yiyin. Yada sehri benim gibi agir cekimde, tatli bir rehavet icinde dolasin. Porto sehrinin tam ortasindan nehir geciyor ve eski sehir bu nehrin kiyilarinda. Yine gitti bacaklar, 45 derecelik yokuslardan asagi yukari ine
cika etrafi dolasmak sabahtan iyide ogleden sonra molalar uzuyorrrrrrrr. Porto nun eski bolumleri Lizbon'a gore cok daha dokuk ama daha etkileyici. Nehrin iki tarafida gorulmeye deger.

Porto'da sehrin guney kisminda nehir kenarinda sarap depolari ve siseleme tesisleri var, burada sarap yapimini ve Porto sarabini anlatiyorlar turlar bedava. Birden fazla tura katilanlari yuruyuslerinde hemen anliyorsunuz. Efendim simdi Porto sarabani anlatip ukalalik yapayim; bir kere Porto sarabi yemekle beraber icilmezmis. Ya once ya sonra. Cunku bu sarapta
mayalanmanin durmasi icin islemin bir yerinde icine brandy katiliyor, bu da ona sekerli
bir tat verirken alkol derecesinide 20 nin uzerine cikariyor. Yeni bir Porto sarabi cebinizden 6 Euro alirken 30 senelik olanlari 130 Euro ya satiliyor. Meraklisi farki anlayip 130 luktan alirmis, ha bi de tadi bozulmasin diye aldiktan sonra hergun sarap sisesini bir tur dondururmus.

Oslo


İskandinavya deyince akla ilk gelen ülke genelde Norveç değildir. İsveç müziği ve sarışınları, Finlandiya cep telefonları ve Danimarka kek ve tereyağı ile ünlenmişken Norveç’in hemen akla gelen bir özelliği yok gibidir. Oysa bu ülke kasada unutulmuş bir mücevher gibi gün ışığına çıkınca insanı etkileyen özelliklere sahip. Norveç, senelerdir “Dünyanın Yaşam Kalitesi En Yüksek Ülkesi” ünvanını beri kimseye kaptırmıyor. Norveçli kaşifler ülkenin boyunu kat be kat aşan göre çok büyük işler yapmışlar. Bunların üzerine harika bir doğayı da koyarsanız rahatlıkla “Norveç’e gidin şaşıracaksınız” diyebilirim.

Türkiye'nin yarısı kadar toprağa sahip Norveç’te yaşayanların sayısı Bursa ve Antalya’nın toplam nüfusu kadar: 4.8 milyon. Oslo 600,000’i bulan nüfusu ile ülkenin en büyük şehri. Oslo’nun iki havalaanı var. Uçağımın indiği uzaktaki havalananından Oslo’ya gelen yolun büyük kısmı orman içinden geçiyor. Sonlara doğru bir taraf orman diğer taraf deniz oluyor. Şehir merkezine yaklaştığınızı teknelerden denizi görmekte güçlük çektiğinizde anlıyorsunuz. Vikinglerin torunları için deniz halen bir tutku ancak denize artık savaşmaya değil, eğlenmeğe ve eğlendirmeye çıkıyorlar: dünyanın en büyük gemi turu şirketleri Norveçli. Norveçliler dünyanın bir çok popüler bölgesindeki gemi turlarında neredeyse tekeller. Örneğin Karayiplerde gemiyle turlamak isteyen bir ABD’li, Japon ya da Türk büyük olasılıkla Oslo’daki deniz ticareti ve gemi turları ile uğraşan bin civarındaki firmadan birinin müşterisi olacaktır.

Otobüs terminalinin çevresindeki bölgede ilk dikkatimi çeken Ortadoğulu ve Pakistanlı göçmenlerin bolluğu oldu. Ana tren istasyonu, otobüs terminali gibi yerler her ülkede karışık, binbir çeşit insanın buluştuğu, yollarının kesiştiği ve yemek yediği yerlerdir. Geliri iyi olmayan göçmenler terminal çevresinin olmazsa olmaz sakinlerindendir. Oslo merkezine girince göçmenlerin azalmasını beklemiştim, ama beklediğim olmadı. Sadece terminal çevresinde değil şehrin tüm mahallelerinde ciddi bir göçmen nüfusu var.

Oslo şehir merkezi, bir kuzey ülkesi için çok hareketli. Lokantalar, kaldırım kafeleri, barlar ve müzikli eglence yerleri tıka basa dolu. Sokakların dolu olmasında Eylül ayı için sıcak olan havanın etkisi olsa gerek. Barların dolu olması için ise açıklamam başka: “Biracılar Partisi” yandaşları bira içerek eylem yapıyor olmasın? Yanlış okumadınız ülkede bira sevenlerin kurduğu bir parti var. “Biracılar Partisi”’nin politik programı sizi çekemedi mi? Denizi sevenler için “ Deniz Kıyıları Partisi”, emekliler için “ Emekli Partisi” ya da anarşizmi destekleyen “Toplum Partisi”’ var. Parti adlarından da anlaşılacağı üzere Norveçlilerin tuzları kuru. Norveç 1960’lardan sonra petrol zenginliğini denizcilik ve orman ürünleri satışı ile birleştirerek refahını oldukça arttırmış. 2000 yılından beri devamlı Birleşmiş Milletler araştırmalarında “Dünyanın Yaşam Kalitesi En Yüksek Ülkesi” ( Türkiye ilk seksen ülke içine yeni girdi) çıkıyor. Dünyanın yaşam kalitesi en yüksek ülkesinin başkenti Oslo’da kısa turistik bir tur atalım.

Fiyortlar : Oslo bir fiyordun tam ortasına kurulmuş. Şehirden denize bakınca çok sayıda adacık göze çarpıyor. Şehir merkezinden kalkan bir tekne gezisine katılıp fiyordu ve adacıkları denizden görme fırsatımız da oldu. Şehir merkezinin çok yakınında bile doğa olduğu gibi korunmuş halen bakir görünüyor. Gerçektende çok güzel manzaralarla karşılaşıyorsunuz. Adacıklarda birbirinden epey uzak mesafelere kurulmuş küçük bakımlı ahşap evler var. Evlerin önünde ise illaki kendine ait bir iskele, iskelenin ucuna bağlı bir tekne ve iskelenin başlangıcında bir kulübecik var. Yapılar etrafları ile uyum içinde ve hiçbir şekilde gözü tırmalamıyor. Yelkenli tekneler sessiz bir şekilde adaların arasında görünüp zarifçe gözden kayboluyorlar.

Fram müzesi: Hayatının büyük bir kısmını yeni bölgelerin keşfine harcayan Amundsen 1910-1912 yıllarında Antartika’ya keşif düzenler be Güney Kutbuna ilk ayan basan kaşif olur. Kutup kaşifi Amundsen'in gemisi Fram ve yaptığı yolculuklar için yapılmış olan Fram müzesi tarih konusunu pek sevmeyenler için bile etkileyici bir yer.

Kon-Tiki Müzesi: Okyanusya’daki ada halklarının atalarının milattan önce 4000’li yıllarda Pasifik Okyanusunu sallarla geçen Güney Amerikalılar olduğuna inanan Norveçli Thor Heyerdahl, teorisini kanıtlamak için harekete geçer. Heyerdahl ve arkadaşları milattan önce 4000 yılı teknolojisini kullanarak Perulu yerlilerin yardımıyla bir sal yaparlar ve adını İnka tanrılarından esinlenerek “Kon-Tiki” koyarlar. Balsa ağacından kütüklerin iple birbirine bağlanması sonucu yapılan Kon-Tiki ile 1947 yılının Nisanında Perudan yola çıkarlar. Sal yapımında çivi kullanılmadığı için denizde sal yavaş yavaş parçalanmaya başlar. Sal neredeyse batmak üzereyken 8000 kilometre ötede bir Pasifik mercan kayalığına varır. 101 gün süren bu tehlikeli yolculuk sayesinde Heyerdahl teorisini kanıtlamıştır.

Maya ile Mısır piramitlerinin benzerliğinden yol çıkan Heyerdahl bu kez 1970 yılında papirüs bitkisinden ( kurutulmuşken görünüş olarak samana benziyor) yapılan bir salla Fas’tan Barbados’a geçer. Bu yolculukla eski Mısır uygarlığı ile Maya uygarlığının bağlantılı olabileceğini kanıtlar. Her iki yolculukta müzede ayrıntılı anlatılmış. Öğrenmek, şaşırmak ve ilham almak için birebir. Müze çıkışında “4.8 milyonluk ülkeden böyle birileri çıkıyor da 70 milyonluk bir ülkeden neden çıkmıyor? Neden bizden birileri böyle şeylere takmıyor?” sorusu aklımda Oslo’nun en ünlü parkına gidiyorum.

Vigeland parkı: İçinde 200 kadar insan figürü heykelinin yer aldığı bir park burası. Oslo belediyesi Vigeland dan bir park tasarlamasını istemiş o da ölene bu işle uğraşmış, hoş bir yer.

Bu küçük Oslo turumuzu şehirden iki hoş hikaye ile bitirelim. Hikayeler hoş ama ne kadar doğru bilemem.

1200 yılında İngiltere kralından kaçan Katolik rahipler Norveç'e sığınmışlar . Yaşamlarını İngiltere’deki eski geleneklerine göre devam ettirmeye çalışmışlar. İngiltere'de iken sabah güneş doğmadan yataktan çıkmaz ve yemek yemez, güneş batmadan önce yemek yer ve ancak güneş battıktan sonra yatarlarmış. Ayni geleneği Oslo’da devam ettirmişler. Ama Oslo’da yazın günler 21 saat, geceler 3 saat kışında tam tersi. İlk yılın sonunda mahvolmuşlar. Hemen papaya bir elçi göndermişler. Elçinin gidip gelmesi bir sene sürmüş. Papa Norveç'e yerleşenlere aksam saat 6'da yatağa girip sabah 6'da çıkmaları konusunda izin vermiş yoksa durumları hiç iyi değilmiş.

Her yıl Haziranın üçüncü haftası yazın gelişini kutlamak için sahilde ateş yakmak, içmek ve havai fişek atmak bir Norveç geleneği imiş. 2001 yılında kutlamalara katılan Oslolular fiyordun sağındaki sahilde kutlamaların çok neşeli geçtiğini düşünmüşler. Çünkü sahilde çok büyük bir ateş varmış. Kutlamalar sabaha dek sürmüş. Sabahleyin dokuma fabrikasının yerine sadece küllerini bulan isçiler çok şaşırmış!

Körfez’de bir gezinti: Kuveyt

Kuveyt (Kuveyt)

Petrol zengini küçük bir ülke daha. Ülke topraklarının sadece binde üçünde tarım yapılabiliniyor. Petrol öncesi gemi yapımı ve inci dalgıçlığı ana gelir kaynakları imiş. Kuveyt dünyada kişi başı geliri en yüksek devletlerden biri. Nüfus 2.5 milyon, bunun 1.5 milyonu yabancı işçi ve aileleri. Çalışan Kuveytlilerin hemen hepsi devlet dairelerinde görevli. Ramazan ayında devletle işiniz varsa, hiç uğraşmayın; işe gelen Kuveytli bulmak normalde zaten zor, Ramazan'da unutun gitsin. Körfez ülkeleri içinde tutuculuk sıralamasında bana göre Suudi Arabistan’dan sonra ikinciler. Bu karşın Suudi Arabistan’ın tersine sokakta kadınları yürürken görebiliyorsunuz, araç kullanmaları serbest. İşyerlerinde kadınlar çalışıyor ama hemen hepsi yabancı. Ama dediğim gibi aslında hiç bir Kuveytlinin çalışmasına gerek yok çünkü devletin geliri şu anda herkese yetiyor.

Kuveyt şehrine kuşbakışı bakınca üç büyük bina dikkatinizi çeker; Kuveyt Kuleleri, Kurtuluş kulesi ve büyük camii. Kuveyt Kuleleri , adı gibi Kuveyt’i simgelemesi için inşa edilmiş üç ayrı kuleden oluşuyor. En büyüğünün üzerinde döner bir restoran var, ortanca olanı su deposu ve en küçüğü de ışıklandırma için. Şehri tanıtan tüm fotoğraflarda bu kuleler var, çünkü şehirde bunun dışında simge bina yok gibi bir şey. Kurtuluş kulesi ise 372 m yüksekliğinde bir televizyon kulesi. Şehirde 4-5 müze de var ama Saddam oraları yağmaladığı için görecek bir şey kalmamış. Birinci Körfez savaşından sonra şehir mezbele haline gelmiş ama şehrin yeniden inşaasına tam olarak başlamaları ancak ikinci körfez savaşı sonrası olmuş. Kuveytliler baş belalıları Saddam yakalanana kadar bir rahat yüzü görmemişler. Her an yine işgal edilebiliriz kaygısıyla, yatırımları ağırdan almışlar. Bugünlerde ise altyapı yatırımları tüm hızıyla başlamış durumda.

Kuveyt'te trafik ilginç; kısa bir yağmur sonrası İstanbul’da yoğun kar yağışında ne olursa o oldu; trafik felç ve sayılamayacak kadar kaza. Geceleyin Körfez caddesinde kısa bir tur atmam, bende trafik canavarının ana vatanının kesinlikle Kuveyt olduğu fikrini uyandırdı. Yapacak başka bir şey bulamayan paralı gençler koca caddeyi yarış pistine çevirmişti. Aslında onlara hak vermemek elde değil, çünkü sosyal eğlence imkanları sadece dışarıda yemekle sınırlı.

Körfezin dört önemli şehrinde yaptığımız gezi bu kadar umarım hoşunuza gitmiştir.Yine beklerim efendim.

Körfez’de bir gezinti: Doha (Katar)

Doha (Katar)

"Küçük olsun benim olsun" diyenlerdensiniz sizinde Katar Emiri ile ortak bir noktanız var demektir. Bunun yanına "Küçük olsun, benim olsun, yazları sokakta sadece sıcaktan zevk alan mazoşistler yürüyebilsin, üç tarafımız deniz olsun, nüfus 600 bini geçmesin ve bunun 450 bini geçici gelen yabancı işçiler olsun, her taraf petrol kaynasın, ha bir de burayı ben yöneteyim" derseniz ve cidden böyle olursa o zaman Katar Emiri oluyorsunuz.

Burası 200 x 50 km lik bir ülke ve dünyanın üçüncü büyük doğalgaz kaynaklarına sahip, bu bölgede 1800’lerin başına kadar bir yerleşim yeri yokmuş (yerleşmeye değer bir şey yokmuş ki). Aynı soydan gelen birkaç Arap aile buraya yerleştikten sonra (ki bu adamlar şu an burayı yöneten Emir’in ataları) bu topraklar Osmanlılara bağlanmış. Osmanlılar 1915’e kadar burada kalmış sonra İngilizler bölgeye gelmiş ve 1971’e kadar kalmışlar. İngilizler bölgeden resmi olarak çekilince Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri doğmuş. Resmi olarak çekilmişler ama ekonomide halen söz sahibiler; yönetici, mühendis gibi işlerde çalışan İngilizler buradaki en büyük batılı yabancı işçi topluluğunu oluşturuyorlar. Ülkedeki İngiliz etkisini trafikten, eğitime, devlet binalarından bürokrasiye dek görmek mümkün. Tabi birde Amerikalılar var; onlardan fazla bahsetmek yerine yerel Gulf Times gazetesinin 4 Temmuzda "American Indepence Day" ilavesi verdiğini söylesem buranın yönetimi ve Amerikalıların etkisini anlarsınız.

Nüfusun %80’i başkent Doha'da yaşıyor, ülkenin geri kalan alanı tamamıyla çöl. Katar vatandaşı iseniz eğitim ve sağlık hizmetleri bedava, çocuğunuz varsa devlet size maaş bağlıyor, ülke içi telefon konuşması herkes için bedava. Ülkenin en büyük sorunu susuzluk; onunda çaresini bulmuşlar deniz suyunu buharlaştırıp (petrol ile ısıtıp) arıtarak içme ve kullanma suyu elde ediyorlar, bu çok petrol yakılmasını gerektiren pahalı bir işlem, petrol bittiği an su da bitecek. Kasım-Şubat ayları dışında -sıcaktan dolayı- dışarıda dolaşmak pek mümkün değil, klima her yer için bir ihtiyaç, o kadar ki devlet fakir vatandaşlarına bedava klima dağıtıyor, elektrikte haliyle bedava.

"Bir şehri en iyi yürüyerek öğrenirsin" prensibini şimdiye kadar hep uygulamıştım. Doha’da da uyguladım; ben ettim siz etmeyin. İlk on dakika sonunda terden ıslanmayan en ufak bir yerim kalmadı, iki saat sonunda pes edip arabaya yollandım. Sıcaktan dolayı çoğu alışveriş merkezi güneş batımına yakın canlanmaya başlıyor, hepsi havalandırmalı. Resmi çalışma saatleri sabah yedi akşam üç arası. Katarlılar buna pek uymuyor; işten atılmaları kanunen yasak! Eee, Katarlı olmanın bir ayrıcalığı daha olsun di mi?

Yeme içme olayında seçim şansınız çok; Lübnan, Hint, Tayland ve Filipin lokantalarının yanı sıra bir sürü Amerikan lokanta zinciri de burada. Bizimkiler de burayı ıskalamamış; Doha’nın Tahtakale’si sayılabilecek Mugati caddesinde yüz metre içinde dört tane Türk lokantası var, yurdum insanı burada da döner olayını kimseye kaptırmamış.


Körfez’de bir gezinti: Umman ve Dubai

Son zamanlarda serin giden havalardan olacak, sıcak bir yerde olmak istedim. Vaktiniz varsa bugün sizinle sıcak yerlerde güzel bir gezi yapalım istedim. Var mısınız şöyle bir körfeze uzanmaya; İran Körfezi’ne. Körfez’in dört büyük şehrine kısa kısa uğrayalım;

Muskat (Umman)

Muskat, Umman Sultanlığının başkenti. Körfez’in önemli şehirleri içinde tarihi olan ve gerçekten ruh taşıyan nadir yerlerden. Şehir dağlık bir alanda kurulmuş ve üç ana bölgeye ayrılmış; Muskat, Mutrah ve Ruvi. Bu üç bölge tam anlamıyla şehir içinde şehir, her bölgenin kendine has bir karakteri var. Muskat,şehrin eski bölgesi. Eski surlar, tarihi binalar ile birlikte sultanın en büyük sarayı da bu bölgede bulunuyor. Mutrah, limanın devamı ve apartmanların yığıldığı işten daha çok yaşama bölgesi, şehrin en büyük kapalı çarsısı da burada. Ruvi ise denizden içeride ve şehrin iş merkezi.

Şehirde radarlı kamera ve vidanjör bolluğu göze çarpıyor. Nedeni basit kanalizasyon sistemi yok, her apartmanın pis su kuyusu var. Kuyu dolunca pis sular vidanjörlerle taşınıyor. Şehirdeki her evin iki haftada bir pis su deposunu doldurduğunu düşünürseniz, vidanjör bolluğu sizi şaşırtmaz. Radarlı kameralar ise hız meraklısı Umman'lıların bolluğundan kaynaklanıyor. Aslında trafik fazla değil ama gaz pedalının ne kadar dibe gittiğini merak eden sürücü sayısı korkutucu boyutlarda.

Ummanlılar denizcilik geleneği olan bir ulus, bugünde eski tip tekne yapımı devam ediyor. Dhow adı verilen tahtadan teknelerle bazı deniz taşımacılığı işleri halen sürdürülüyor. Dhow'ların kullanımı sadece bu bölgede değil, eskiden Umman’lıların çok sıkı ticaret ilişkileri içinde oldukları Doğu Afrika kıyılarında da sürdürülüyor. Ummanlılar denizci ama denize girme alışkanlıkları yok. Bundan dolayı Muskat in herhangi kıyısında en kalabalık zamanda dahi sahiller boş.

Dubai (BAE)

Dubai bende plastik çiçek çağrışımı yapıyor. Tamam çöl değişik, mimari etkileyici, alışveriş iyi, etraf yalancı cennet ama şehir bana göre plastik çiçek gibi: doğal değil, uzaktan iyi yanına yaklaşınca albenisini kaybediyor. Hele bir de yazın gelme talihsizliğinde bulunursanız yandınız. Sıcaktan şikayet etmem, ama 45 derecenin üzeri hele nem oranı yüzde doksanları aşıyorsa dayanma sınırımın kat kat üzerinde oluyorum.

Şehrin plastikliğini bir kenara bırakırsak iyi yönetimin neler yapabileceğinin güzel bir aynası Dubai. Birleşik Arap Emirliklerinin o zamanki Emiri diğer Arap ülkelerine göre az olan petrol rezervlerine merhem olmak için 1970'lerin sonunda Dubai'nin Beyrut'un boşalttığı finans merkezi koltuğuna oturmasını düşlemiş ve 25-30 yıl gibi bir sürede gerçekten bir mucizeyi gerçekleştirmiş. Bugün Dubai vergilerin sıfır olması, güvenliğin yüksek oluşu, alışveriş merkezlerinin bol ve milyar dolarlık projelerin doğma noktası olması sebebiyle çok yatırım ve yabancı çalışan çekiyor. Şehrin 1.2 milyon nüfusunun 900 bini yabancı!

Dubai’nin merkezi bizdeki haliç benzeri bir deniz girintisinin "Dubai Creek" çevresinde yapılanmış. Creek’in sağ tarafında Deira, sol tarafında Bur Dubai mahalleleri var. Bu bölge Dubai'nin diğer bölgelerinin tersine daha gerçek hayata daha yakın duruyor; dükkanlar,tekneler, değişik milletlerden tacirler, zenginler, fakirler, büyük gökdelenler, kapalı çarşılar, Asyalı işçilere yönelik mağazalar, golf alanları, alışveriş merkezleri hep bu civarda. Şehrin gökdelenlerle dolu bir başka bölgesi de Şeyh Zayid yolu, burası Creek'ten 7-8 dakikalık mesafede ve değişik mimarili yeni gökdelenlerle bezeli.

Dubai kışın denize girmek isteyenler için ideal; şehrin hemen yakınındaki Jumeirah plaji ve buradaki tesisler yüksek standartlı. Bu bölgedeki Burj al Arab oteli, mimarisi ile Dubai'nin simgesi olmuş durumda. Otelin bu simge durumunu uzun sure koruması zor ,çok büyük finansal kaynaklar gerektiren büyük inşaat projeleri Dubai de ardı ardına geliyor; dünyanın en büyük kulesi, en büyük eğlence parkı, insan eliyle yaratılan dünya biçiminde bir ada-mahalle ( yeterince paranız varsa bir kıta bile alabilirsiniz) bunlardan akla hemen gelenleri.


Tüy Sıklet Devlet; Andora

Bugün Andora’ya gidelim mi? Evet mi? Hadi, o zaman. Önümüze Avrupa haritasını açıyoruz, elimize de bir büyüteç alıyoruz. Büyüteci Fransa-İspanya sınırının Akdeniz ucuna getirip, Akdeniz'den sınır boyunca kuzeye doğru beraber çıkalım.

Akdenizin yaklaşık 200 km kuzeyinde adının haritada kapladığı yer ülke topraklarından taşan bir ülke arıyoruz. Buldunuz değil mi? Evet, iyi göz lazım, sadece 450 km2 lik tüy sıklet bir devlet.

Andora, Fransa - İspanya arasına sıkışmış mikro büyüklükte ama bağımsız bir ülke, Birleşmiş Milletler ve birçok uluslararası kurumda da temsil ediliyorlar. Ülke, 1200'lerden itibaren Fransa-İspanya ortaklığı ile yönetilmiş, Andora’nın bugünlere kadar bağımsız kalmasında bu güç dengesi başrolü oynamış. Devlet başkanlığı bugünde-sadece sembolik olarak devam etse de- İspanya’nın Urgell şehri Katolik Piskoposu ile Fransa Cumhurbaşkanı arasında paylaşılıyor. Hükümet başkanını ise Andoralı’lar seçimlerde belirliyor. İspanyol iç savaşı ve ikinci dünya savaşı sırasında Fransa-İspanya arasında kaçakçılık yaparak küçük ama güçlü bir ticaret sınıfı yaratan Andora, bugün bölgenin en büyük duty-free alışveriş merkezi. Ana gelir kaynağı olarak turizm ve alışveriş üzerine yoğunlaşan Andora, son yıllarda off-shore bankacılık yönüne gitmeye başlamış. Kişi başına gelir Avrupa Birliği ortalamasının epey üzerinde.

Barselona’dan erken saatlerde bindiğim otobüs önce otoyola girip tırmanmaya başlıyor. Küçük köyler kasabalar arasında giderek irtifa kazanarak devam ediyoruz. İspanyol köyleri, çevreye göre yüksekçe bir konumda birbirine yakın kurulmuş sık evleri, kirli sarıya çalan renkli duvarları ve illaki köyün en yüksek binası olan kilise kulesi ile sanki standart bir plana uyularak hazırlanmış. Uyumak istiyorum, ama arkamda İtalyan önümde Çinli turist çiftler var ve birbirlerini en az on seneden beri görmemiş olmalılar; anlatacak çok şeyleri var. Yaklaşık üç saatlik bir yolculuk sonrası 1400 metre yükseklikteki Andora sınırına varıyoruz. Andora’ya ulaşmanın tek yolu karayolu, tren ve havaalanı yok.

Andora'nın çevredeki ülkelerden farklılıkları hemen sınırda başlıyor, bir kere sınır kontrolü var; İspanya-Fransa arasında sınır kontrolleri kalkmış durumda ama Andora'nın komşuları tarafından sıkıca kontrol edilen sınırları var. Neden mi? Andora’da gümrük ya da gelir vergisi yok. Böyle olunca herşeyin fiyatı komşularından %20-%30 daha düşük. Andora, bir nevi devasa duty-free shop, Avrupa’nın Dubai’si. Fransa ve İspanya vergi kaybına uğramamak için Andora sınırlarını sıkıca kontrol ediyorlar ve izin verilenden fazla malın ülkelerine sokulmasına izin vermiyorlar. Gümrükte kolayca kontrol edilemeyen maddelerin satışı ise almış başını yürümüş. Sınırın hemen yanında onlarca benzinci sıralanmış. Ucuz benzin almak için sınırdan geçip benzin alıp dönen birçok araba var. Benzincilerden sonra lastikçiler başlıyor, yan yana açılmış sürüsüne bereket lastikçilerin hepsi İspanya ve Fransa plakalı arabalarla dolu.

Gümrükten 3-4 kilometre içeride Andora La Vella şehri başlıyor; şehir, ortasından bulanık bir nehir geçen derin bir vadiye kurulmuş. Çevredeki dağlar dışında gözü okşayan başka bir görüntü yok, vadi tamamıyla 5-6 katlı beton binalarla dolmuş. Otobüsten inmemle birlikte yağmur da delicesine indiriyor, iliklerime kadar ıslanmam beş dakikayı bile bulmuyor. Böylece günün geri kalan kısmında yağmurdan kaçmama gerek kalmıyor.

Şehirde altında mağaza olmayan apartman yok gibi. Aradığın aramadığın her şey burada; şemsiyeler, oyuncak helikopter, peynir, akvaryum baliği, ayakkabı, buzdolabı, at eti, mayo, kayak takımı, gözlük, radyo, çadır, mobilya, masaj aleti, saat,televizyon, CD, parfüm, salam, sebze, ütü, anahtarlık, torna takımı, matkap, şarap... Özellikle saatçiler, kuyumcular ağzına kadar mal dolu. Yüksek irtifada Avrupa’nın göbeğindeki bu Dubai klorunda yok, yok. Dünyanın her yanından gelen vergisiz malları İspanyollar ve Fransızlar adeta yağmalıyor. Geçen sene Andora'ya 11 milyon ziyaretçi gelmiş, kıyaslama yapabilmek için ayni zaman diliminde İstanbul’a 5 milyon ziyaretçi geldiğini belirteyim. Hemen her şeyi bulabileceğiniz bu şehirde bir tek şeyi bulmak neredeyse imkansız; park yeri. Şehir aslında altmış bin kişilik, sokakları buna göre planlanmış, alışverişçiler şehri basınca trafik tamamıyla tıkanıyor. Trafiğin sıkışmasından vazgeçtim, kaldırımda yürüyemiyorum. Yola sığamayan araçlar kaldırama çekiveriyorlar. Etrafınızdaki her şey size para harcatmak üzerine. Benim gibi alışverişle pek aranız yoksa Andora'da dolaşacak pek bir yer yok. Adetim olduğu üzere eski şehrin kurulduğu bölgeye gidiyorum. Dar birkaç sokak,1200'lerde kurulmuş bir kilise ve parlamento binası var. Parlamento binası küçük, ama burası için daha büyüğü lazım değil zaten. Sokaktaki posta kutuları dikkatimi çekiyor, kutular çift olarak yerleştirilmiş; biri Fransız biri İspanyol. Andora da eskiden kalma alışkanlık devam ediyor ve iki ayrı posta kurumu çalışıyor.

Öğlen yemeği için seçim bol, birçok farklı lokanta var ve fiyatlar oldukça hesaplı. Sigara dumanına boğulmamış bir lokanta arıyorum, o kadar kolay değil. Burada henüz kapalı mekanda sigara içme yasağı başlamamış henüz. Bir şeyler atıştırıp üzerim hafif kuruyana kadar oturuyorum, sonra yine dışarıya yağmura çıkıyorum.

Andora la Vella’dan 15-20 dakika uzaklıkta büyük bir kayak merkezi var. Alışveriş kargaşasından uzaklaşmak için yürüyorum, sonbaharda gittiğim için etrafta pek kimse yok. Kayak pisti etrafına sıralanmış binalar ve mağazalar orayı da esir almış. Baktim ki alışveriş olayından buradada kurtuluş yok, şehir merkezine geri dönüyorum. Demin gezdiğim yerleri bu kez tersten hızlıca turluyorum. Bütün şehir turu topu topu 45 dakika sürüyor. Ehh, bu kadar Andora bana yeter deyip Barselona’ya en son otobüse yetişiyorum.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...