Mozambik'te Eylul


Mozambik, Afrika'nın güneyinde uzun sahilleri, deniz ürünleri, dalış noktaları ve  otuz seneden fazla süren iç savaş sonrası demokrasiye yaptığı yumuşak geçişi ile tanınıyor.  Eskiden Arap tacirlerinin en fazla ticaret yaptıkları yerlerden biriymiş burası, öyle ki Mozambik isminin bölgedeki bir adayı üs haline getiren ve bölgedeki ticareti idare eden Musa Bin  Beg adlı tüccardan geldiği söyleniyor. Ülkede en sık konuşulan dil Portekizce ondan sonra Arap ve Afrika dillerinin bir karışımı olan Swahili. Başkent  Maputo, Mozambik'in en iyi altyapısına sahip olsa da her an yıkılacak gibi duran bakımsız binalarla ve bol çukurlu caddelerle dolu. Ülkenin ekonomisi iyi olmadığı ve her şey bir toparlanma sürecinde olduğu için çevre bakımsız, caddeler dilenci dolu. Gelmeden önce okuduğum kaynaklara göre güvenlik çok kötü değil ama ara caddelerden kaçınılması, üstte değerli şeyler taşınmaması (mesela fotoğraf makinesi gibi), karanlık olduğunda sokakta dolaşmak yerine taksiye binilmesi tavsiye ediliyor.


            Bugün şehri yürüyerek gezelim istedim. Avenida da Marginal, Maputo'nun merkezinden 20 km kadar kuzeye kumsala paralel şekilde uzanan bir cadde. Şehre doğru yürümeye bu caddenin ortasından yani havaalanı kavşağından başlıyoruz. Solumuzda deniz şehire doğru gidiyoruz, kumsalda ilk olarak karşımıza balık lokantaları çıkıyor. Biraz ileride Holiday Inn oteli sahilin 500 metresini kapamış ama önündeki  kumsal yine de herkese açık. On dakika daha yürüyoruz ve mayın patlaması sonucu sakat kalmış kimselerin ürettiği el sanatlarının olduğu bir mağazaya varıyoruz. İç savaş sırasında döşenen mayınlar bugün hala can almaya devam ediyor. Özellikle 2000 yılındaki sel felaketi sonrası mayına bağlı can kaybı artmış. Selle birlikte mayınlar yer değiştirmiş, yeni yerlerini ancak üzerine basınca anlıyorlar. Biraz daha ötede Maputo Denizcilik kulübü var; hemen deniz kenarında büyükçe bir lokanta ve ufak yat limanında elliden fazla yelkenli ve kotra dikkatimizi çekiyor. Denizde ise tek bir tekne gözükmüyor, öğlen sıcağında kimse denize açılmak istemiyor anlaşılan.

            Yat kulübünden şehre kadar yürüyüşümüzde aralara serpilmiş çay ve bira bahçeleri, balık tutanlar, banklarda tembellik edenleri geçiyoruz. Şehrin girişinde Robert Mugabe  meydanına gelmeden az önce kuzeydeki anayollar köprülerle birleşiyor. Sahilde pek Maputolu yok, tek tük turistler var. Bölgenin hırsızların favori çalışma mekanı olduğunu tecrübe ediyoruz.  Geçtiğimiz sahil yolu güvenli değil, dönüşte taksiyle dönmeli. Şehir merkezinin girişindeki Avenida 25 de Setembro’da yirmi dakika kadar ilerledikten sonra sadece cumartesileri açılan ve yerel el sanatlarının satıldığı Praça 25 de Julho  meydanında biraz soluklanıyoruz. Burası tam bir cümbüş. Satıcılar yaptıkları batikleri, sepetleri ve bazı tahta işlerini ağaçlara asmışlar, hepsi rüzgarda savruluyor, herkes size bir şeyler satmak için etrafınızda pervane. Her turist gibi vazifemizi yapıp hediyelik eşyaları çantamıza atıyoruz, fiyatlar dipte. El sanatları pazarını  terkedip caddeye dönüyoruz, iki sokak ötedeki "Mercado Central" (Merkez Pazar)’ın dış yüzü ilgimizi çekiyor, kolonyal donemde yapıldığı çok açık. Pazarın yarısı kapalı alanda . İçeride her türlü baharat, kurutulmuş balık, timsah eti, giysi, buraya özgü sebze ve meyveler satılıyor.  Mozambik'in önemli üç ihraç urunu kaşu fıstığı, karides ve peri-peri adındaki baharat. Pazarda karideslere özel bir  bölüm ayrılmış. Nasıl ayrılmasın? Çeşitte sınır yok: 1-3 santimlik bildiğimiz karidesten, 15-20 santimlik kaplan karidese kadar her boy, her cins karides Mozambik sularından çıkıyor. Özellikle 20 santimlik kaplan karidesler günlük uçuşlarla Avrupa'da lüks restoranlarda cüzdanına güvenenler için yola çıkıyor. Peri-peri, parlak kırmızı renkli, bir parmak boğumu büyüklüğünde bir acı biber cinsi. Yediğinizde dudaklarınızda keskin bir acı başlıyor, oradan yanaklarınıza , yeteri kadar yediyseniz yemek borunuza (akşam yemeğindeki durumum) ve acısı kolay kolay geçmiyor.

            Merkez pazarın arkasındaki sokak bayramlarda bizim Eminönü meydanı gibi satıcılar kaldırıma yayılmış yürüyecek yer yok ve aklınıza gelebilecek her türlü mal var: plastik ayakkabılar, çoraplar, küçük radyolar, battaniye, yardim kuruluşlarının dağıttığı ikinci el giysiler (evet gelişmiş ülkelerden yardim amacıyla toplanan kullanılmış giysiler her zaman bedava dağıtılmıyor), motor parçaları,  çalı eti (yerel adıyla bush-meat'in tipik avlanma şekli; çalılar çember seklinde ateşe verilir, ateşten kaçan hayvanlar bir şekilde öldürülür ve bush-meat - çalı eti- olarak satılır), ilaç niyetine bitki kökleri ... 

            Buradan Praça de Independencia’ya geliyoruz, hazır pazar gezmeye başlamışken meydandaki halk pazarına bakmadan olmaz. Burası az önce girdiğimiz merkez pazarın daha salaş olanı. Tezgahlar arasına 3-4 sandalye bir buzdolabı atan başlamış bira satışına, nerdeyse her on tezgaha bir birahane düşüyor. Domates, balık ve ayakkabıların hemen yanında çakırkeyif yüzler. Halk pazarından çıkıp hemen sola dönünce bu kez tavuk pazarına giriyoruz. Mozambik’in altyapısı iç savaşta yok olduğu için ulaşım çok yavaş ve ülkede frigorifik kamyon yok gibi bir şey. Peki Mozambik’in sıcak havasında şehirdekilerin yiyeceği etler bozulmadan nasıl taşınacak? Etlerin bozulmasını engellemek için hayvanlar canlıyken tabii. Pazarda adına yakışır biçimde tavuktan başka bir şey yok, mehter marşıyla girip İzmir marşıyla çıkıyoruz. O hızla katedrali geçip “Demir Ev”’e yönleniyoruz. “Demir Ev” tamamen çelikten yapılma güzel bir bina. Bina, 1892 yılında ünlü mühendis Eyfel tarafından yapılmış. Hangi Eyfel demeyin canım. Hani şu Paris’teki Eyfel kulesini yapan işte. Paris neresi Mozambik neresi diyeceksiniz. Haklısınız Eyfel hiç Mozambik’e gelmemiş. Mozambik valisinin evi olması için ısmarlanan yapıyı prefabrike olarak tamamlayıp monte edilmesi için göndermiş. Ev Maputo’ya kurulmuş ama Afrika’nın sıcak güneşi altında çelik bir kutuda yaşama fikri valiyi pek açmamış. Vali evi beğenmeyince, Eyfel’in bu eserini devletin “sıcaklığa dayanıklı” kurumları kullanmış. Binanın bugünkü sakinleri Mozambik Milli Kültür Müdürlüğü. Eyfel’in tasarladığı bir eser görmek isterim, ama uzağa gidemem diyorsanız ve İzmirliyseniz işiniz kolay: İzmir Konak İskelesi de Eyfel’in imzasını taşıyor.

Jardim Tunduru botanik bahçesinin  kapısındaki satıcılardan açlığımızı yatıştırmak için bir şeyler alırken bir minibüs konvoyu  kornalar çalarak geliyor; düğün alayı. Gelin-damat önümüzden geçip giderken, şarkılar söyleyip dans ediyorlar. Sonra yine minibüsler geliyor, yeni damat-gelinler önümüzden geçiyor. Biz şaşkın bir şekilde bakınırken düğün alayındakilerden biri durumu açıklıyor: " Bizim kabilede evlilik töreni sabah başlar, gelini evden alırız, sonra kilisede evlenmeye gideriz. Bu bitince belediyede resmi olarak imza atarız, sonra açık havada bir yere gelir şarkılar söyleriz, siz şu anda bunu görüyorsunuz. Şarkılar bitince yemek yeriz,  gelin ve damat tarafı birbirine hediyeler verir. Hediye faslı bitince hep beraber bira içeriz. Ertesi sabah ayılınca tekrar öğlen yemeği yer ve dağılırız".  Anlaşılan bütün düğünler bu takvime sıkı sıkı uyduğu için düğün alayları aynı anda şehir merkezindeki tek bakımlı yeşil alana aynı anda varmaya başlamıştı. Etraf ana baba günü oldu, oturduğumuz yerden ağaçlar izin verdiğince şarkı söyleyip dans eden dört ayrı grubu görebiliyoruz ama gerideki ağaçların arasından başka grupların sesleri de gelmeye başlıyor. Cumartesi akşamüstü Maputo'da ağaçların altında sekiz ayrı Afrika şarkısını aynı anda dinleyip, dört ayrı düğün grubunu seyrediyoruz. Gezmeyi seviyorum!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Google, Blogger yada OpenID hesabınızla girerek yorum bırakabilirsiniz. Spam yorumları siliyorum, gireceğiniz dış linkler takip edilemez. Teşekkürler

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...